Ana Sayfa  Annelik  El sanatları  Haber  Magazin Dünya Magazin TR  Ressamlar  Seramik  Tiyatro  Yazı Yemekler

Fikret Mualla 1, Yemek, 1940Fikret Mualla Gitarlı Kompozisyon 1940Fikret Mualla Gitar Çalan Adam, 1945Fikret Mualla 4, Balkabaklı natümort, 1945Fikret Mualla Auvers-sur-Oise, 1949Fikret Mualla 6 Portre ve Sürealist Kompozisyon Fikret Mualla N?1950Fikret Mualla Hayvan Et?leri 1950Fikret Mualla Chianti Siseli natümort 1952Fikret Mualla Ördekler 1953Fikret Mualla Erkek Nu 1954Fikret Mualla Kağıt Oyunu 1955Fikret Mualla Sokak I 1955

Fikret Mualla Kahvede Üç Kişi 1955Fikret Mualla Pazardan Dönüş 1956Fikret Mualla Bistroda 1956Fikret Mualla natümort 1956Fikret Mualla 18, natümortFikret Mualla 19, A la Coupole, 1957Fikret Mualla 20, Çiçekli BarFikret Mualla 21, Sokak III, 1959

Fikret Mualla 22, Yesil Fig?ler, 1959Fikret Mualla 23, Caz Orkestras?Fikret Mualla 24, Mavi Bar, 1960Fikret Mualla 26, Pembe Kahve, 1960Fikret Mualla Oyun Masas? 1960Fikret Mualla Kağıt Oyunu 1960Fikret Mualla Sarı Elbise 1961Fikret Mualla Çiçekli Kadın 1961

Fikret Mualla Sokak IIFikret Mualla Mavi GölFikret Mualla Vazoda ÇiçeklerFikret Mualla Kırmızı Sirk Kaplumbağa Terbiyecisi 1960Fikret Mualla Balonlar 1960Fikret Mualla Kırmızı sirk hokkabaz ayı 1960Fikret Mualla Gezinti 1961Fikret Mualla Mavi Fonlu Sokak 1961Fikret Mualla Sari Elbise 1961

 

Fikret Mualla Üsera Karargahı

“Ah şu insanlar ne tuhaftırlar? Hayat kazanmak, hayat kazandırmak için ne garip tecellilerle mücadele ederler.
hayata-dair.com.net .org Gençlik haberleri Kültür sanat magazin haber dergisi
Gözlerimizi tahriş ederek burnumuza kadar sokulup kulaklarımızı pisletecek derecede, ellerindeki eşyayı satmak için bağıran satıcılarla, sabahleyin saat sekizi zor bekleyip caddelerde, sokaklarda, pencerelerin içine doğru, abdesthaneye çıkar gibi garip garip sedalarla yestehliyen eskici ve sebzevatçı feryatlarına mı, yoksa köyünden kalkıp pis kıyafetiyle, İstanbul’un kapısında kimse kendisine ‘Hey ağam nereye gidiyorsun?’ diye

Kendi anlatımıyla Fikret Mualla eserleri hakkında

Şehirde artan işsiz serserilerle, bunlara ilave olarak hiç bir lisana benzemeyen Rum, Ermeni, Yahudi lisanlarından doğan ‘tonalite’ lere mi, yoksa bu gayrı mesul ve hilkaten hacir altındaki şehir sokaklarında dolaşan nasırlanmış ruhlarına mı kızıp ‘aman beni kurtarın!’ diyeyim?

Ben hürriyetimi çok severim.

Bunu naçiz sükutunda bulurum. Resim yaparken, ibadet eder gibi sükuneti beynimin tepesinde, saçlarımın dibinde hissedemezsem, o zaman bilirim ki bir yanlış işle meşgulüm veya işgal edilmişimdir. Bu yanlış meşguliyetten kurtulmak için gider, evvela üç beş kadeh rakı içerim.  Eğer bu yanlış meşguliyet daha sürerse, fitil gibi olur, çatacak, kavga edecek adam ararım.
Fikret Mualla Saygı kimdir
Herkes aşağı yukarı benim gibidir.

Alemi nizama sokmak, fikrimden geçen şey değilse de, lafın kısası , sükutumu resmen severim ve dediğim gibi, ibadet eder gibi resim yapmayı ister, ruhi istirahatimi ancak bu tarzda temin ederim. Bu da benim hakkımdır. Bu sırada bana neler söylemezler.:

“- İşte zavallı yine resim yapıyor. Para kazanacağı yerde boyalarla, fırçalarla uğraşıyor, sonra ekmek parası bulamıyor!”
Ressamlar ve resimleri
Doğru, bu bezirganların hakları var. Resim yapmak, resim yaptırmak zengin cemiyetlerin lüksüdür ve ben leblebiciler arasında bir ucubeyim. Ben bu kitle içinde onlarca bir deliyim. Nitekim bence de, beni resim yapmaktan uzak tutan herhangi bir kimse de benim düşmanımdır ve ben de ruhen fakir bir cemiyetin ve tufeyli zenginliğinin müthiş düşmanıyım.

Benim gibi düşünenler de yok değil. Onlarla buluşunca rahatım. Fakir fakat bahtiyarım. Fakat onlardan ayrılınca yalnız kalıyorum. Düşenin pek dostu yoktur Leblebistanda.

Son seneler, geçen günlerim hep böyle resim yapmaktan uzak geçiyor. Naçiz benliğim kepaze oluyor. Kafam orospu çanağına dönüyor.Pek nadirden de felekten bir gün çalıp, kendimi İstanbul’ un bedesteninde, çarşısında, cami avlularında ve Eyüp mezarlıklarında bulup resim yapınca, o zaman çocukluğum canlanıyor, benliğim yerine geliyor. Ruhi banyo almış gibi rahat, sakin bir hal alıyorum. Fakat bu, çok sürmüyor. Akşam oldu mu kandimi, herhangi bir tellal vasıtasıyla kiralanmış adi bir odada, kiracılarından yaşayan adi bir evsahibeinin kira odasında bulunca, tekrar kirleniyorum. Ve pislikten nefret ediyorum. Bu pisliklerin bıraktığı ruhi esaret, izzeti nefsimi kırıyor, nefret ediyorum. Tellallarından, odalardan geçinen mahluklardan ve kendimden... Evet. Bu tarz bir cemiyette, bu zihniyette bir kitle arasında en temiz iş, şüphesiz ki bir yerde oturmamaktır. Fakat o zaman ad zülfüyare dokunur hadiseler peyda oluyor. İnsana serseri diyorlar.

Ne ise, lafın kısası, geçen gün felekten bir gün aşırmıştım. Koltuğumda resim cildbendi ve suluboyam, şöyle pürneşe, kendimi Nuruosmaniye camiinin avlusunda buldum. Bir kalabalık vardı. Durakaldım. Bir adam bir kartalı sağ ayağından bağlamış, bir kuruş mukabilinde niyet çektiriyordu. Her niyetten sonra da kuşa ufacık bir ekmek parçası veriyordu. Kartal şüphesiz insan gibi ekmek yemezdi. Bunu çocuklar bile bilir. Fakat herhangi bir yerde nasılsa bu asil mahluk, bu adamın eline geçip sağ ayağını bağlatmıştı. Ve gagasıyla niyet çekmesini öğrenmişti. Efendisinden ekmek yemeyi de öğrendikten sonra, asaletini kaybetmişti.

Bu kartal muazzam bir mahluktu. Herhalde çok açtı. Hem çok aç bırakılmıştı bu esarette ki, gelen geçen, kuruşu atınca niyeti çekiyordu. Efendisi de hemen önüne bir ekmek parçası veriyor, lokma daha düşmeden, soluğu kartalın kursağında buluyordu.
Muazzam ve şahane bir mahluktu bu kartal. Doğrusu onun hürriyetini çalmaya kıyamazdım. Ne güzel bir profili vardı. Çatık kaşlarının altındaki gözler:

- “Ben efendiyim, ben bu pespayelerin baziçesi (oyuncağı) olamam, ben insanların erişemeyeceği dağların üstündeki bulutların da üstünden uçmaya alışmış bir mahlukum” diyordu.

Gelen geçen çocuklar, elleriyle onun kuyruğuna dokunuyorlar, mahluku esaretinde bile rahat bırakmıyorlardı. Bu aralık bir polis, evine bir paket et almış, dönüyordu. Manzara karşısında durdu. Paketi açtı, içinden aldığı bir et parçasını kartala verdi. Kartal bu et parçasıyla biraz canlandı. Ve niyet için atılan kuruşlara bile bakmadı bir müddet. Niyetçi polise döndü!

“- Çok et yer bu mahluk!” dedi.

“- Hakkıdır, bu onun gıdasıdır!” dedim içimden. “Gıdadır,”dedim. Yine içimden tabii! Eğer hürriyetini elde edebilse, o da diğer kendi cinsinden efendilerin yanına dönecekti. Bu zabunkeşlik nümunesi leblebicilerin emri altında, bu üsera karargahında, bir lokma ekmeğe bağlanıp kırtasiyecilik yapmayacaktı. Bir kartal gibi, ömrünü sürecekti.

FİKRET MUALLA RESİMLERİ

Fikret Mualla'nın hayatı

Copyright: Her hakkı saklıdır  | grafiksaati.com@gmail.com  |  gizlilik politikası